Mesele evrenselse çözüm de evrenseldir

Çağdaş Ülkü: Su Kaynaklarını Korumak ve Geliştirmek

Dr Lütfü Şahsuvaroğlu

2020 yılına girerken Avustralya’da onlarca noktada yangınlar başlamış ve bir türlü söndürülememişti. Bu yangınlar sadece bu kıtayı etkilemiyor, bütün dünyayı etkileyen ve iklim değişikliğini hızlandıran aynı zamanda da biyolojik varlığımızı tehdit eden bir sonuç ortaya çıkarıyordu. “Avustralya’da cereyan eden hadise, sadece Avustralya’yı ilgilendiriyor, bize ne” diyebilir miyiz? Küreselleşen dünya demek bir tek paranın ve bilginin serbest dolaşımı demek değil. Küreselleşen dünya demek “açlıkla mücadele için işbirliği”, “herkese gıda güvencesi”, “çevreye karşı ortak sorumluluk” demek.

Avustralya’da, kutuplarda, yağmur ormanlarında ortaya çıkan ve küresel anlamda olumsuz etkiler meydana çıkaran çevre felaketleri, her ülkeyi, her dünyalıyı ilgilendirir.

Ülkemizde de meydana gelen bir çevre felaketi bu nedenle bütün insanlığı ilgilendirmektedir. Göç hadisesi böyle bir felakettir mesela ve üzerine düşünülen tedbirler de Türkiye’nin haklı çıkarsamasında olduğu gibi başta Avrupa olmak üzere her devletin elini taşın altına koyması, sorumluluk yüklenmesi ile paydaşlarca üretilecektir.

İstanbul’a yapılacak olağanüstü hizmet(!) fasılları da başta İstanbul yerel yönetimlerini ilgilendirdiği kadar Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz kıyıdaşları olan her mukimi ilgilendirir.

Ortadoğu Su Barışı kitabımda (ilk baskısı 1997’de yapıldı) belirttiğim gibi Tuna’ya asırlardır atıklarını bırakan ve çevre felaketine yol açıp Karadeniz’i dolayısıyla Marmara’yı da kirletenlerin bunun hesabını vermeleri icap ederdi. Türkiye uluslar arası sular mevzuu masaya yatırıldığında nedense hep sıkıştırılan ülke pozisyonunda olduğuna vehmediyordu. Fırat ve Dicle sularının paylaşımı hep sorun oluyordu. Sanki uluslar arası sular sözleşmesi aleyhimize hazırlanmıştı.

Halbuki bizim de bu çerçevede değerlendireceğimiz bir Tuna konusu var. Tuna üzerine sempozyumlar, çalıştaylar hatta uluslar arası hukuk komisyonlarını toplayarak sorumlu ülkeleri ortak çevre duyarlılığına itmek gerekirdi. En azından Avrupa “kirleten öder” prensibi doğrultusunda tazminata mahkûm edilir, hiç olmazsa çevre bilinci açısından kendi suçunu itirafa zorlanırdı. Tuna’nın daha temiz akması için bütün kıyıdaş ülkeler üzerlerine düşeni yapmak zorunda kalırlardı.

21. Yüzyılda kendi mahalli söyleyişimizde bir Türk Dünyası hayal ede duralım dünyayı tehdit eden bir ‘kıt su kaynakları yönetimi’ gündeme geliyor.

‘Su ve toprak kaynaklarının korunması ve geliştirilmesi’, bütün dâvâların üzerinde bir ‘ülkü’, bir mes’uliyet ve vicdan muhasebesi fırsatı veriyor.

Kıt su kaynaklarının ne idüğü konusunda pek de tecrübe kazanmamış ülkeler ve yönetimleri, aslında 21. Yüzyılı sürdürülebilir insan hayatı için evrensel bir düşünceyi paylaşmalı; su kaynaklarının korunması ve geliştirilmesini birinci çalışma sahası olarak kabul etmeli, kıt su kaynakları konusunda küresel işbirliğine gitmeli ve yakın bir gelecekte ortaya çıkacak susuzlukla mücadele için program hazırlamalı değiller mi?

Zira yakın bir gelecekte aylarca bir bardak içecek su bulamayacak olan bölgelerin mevzubahis olacağını insanlık görmeliydi.

Yeryüzü su kaynakları sadece o kaynakların bulunduğu coğrafyada ikamet edenler açısından değil bütün insanlığın hayati varlığı olarak önem arz eder.

Dolayısıyla nerede bir su toplama havzası varsa; onun korunması, bütün gelişme teorilerinin üstünde, bütün kalkınma politikalarının ötesinde bir ehemmiyet taşımaktadır.

Böyleyken Türkiye, İstanbul’unda ve birçok havzasında yakın gelecekte kıt su kaynakları yönetimi bakımından tedbirler geliştirmesi gerekirken birkaç su kaynağını yok edecek bir projeyi tartışıyordu.

Avrupa’nın bütün atıklarını taşıyan Tuna’nın çökeltilerini Boğaz’a taşıyamadan Karadeniz’e bıraktığını biliyoruz. Fakat Kanal İstanbul’un Karadeniz’e bakan tarafı Tuna’nın bu çökelti bölgesine yakın olacağı için biyolojik varlığı tehdit eden atıksuyun Kanal İstanbul’dan Marmara’ya akacağını hesap etmemiz gerekir.

Bu da zaten oksijensiz tabakaları bulunan Marmara’yı yaşamsal olarak tehdit etmektedir. Kanal İstanbul’un açılmasından itibaren beş yıl içinde Marmara Denizi’nin öleceğini uzmanlar hatırlatmaktadır.

Terkos Gölünü, Kuzey İstanbul su toplama havzalarını, Sazlıdere Barajını ortadan kaldıracak olan bu projenin bir takım emlakçıları ve inşaatçıları heyecanlandırdığı söylenebilir, İstanbul Boğazı’nı deniz trafiğine kapatıp Boğaz’a binen yükü hafifleteceği beklentisi de gündemi meşgul edebilir ama su kaynaklarının muhafazası ve geliştirilmesi bana göre bütün sektörlerin beklentilerinin fevkinde bir mesuliyet çizgisidir.

Düşünün bir kere; beş yıl sonra Marmara’da hayat ölecek ve koca iç deniz bir ölü deniz olacak, eski Haliç gibi kokmaya başlayacak. Kuzey ormanları ortadan kalkacak, meralar, tarımsal alanlar yok olacak, ekosistem bozulacak. Öte yandan 25 metre derinliğinde, 47 kilometre uzunluğunda 270 metre genişliğindeki kanalın İstanbul Boğazı’nı tehdit eden yüksek tonajlı büyük gemiler için geçiş sağlaması pek de mümkün gözükmemektedir. Kanal İstanbul için olumlu görüşler de gündemi bir hayli meşgul etmiş ve finans getiren bir kent olarak İstanbul, Dubai ile yarıştırılmıştır. Bu lehte görüşlerin çoğu Çin ve Arap sermayesinin kanal boyunca emlak alarak ülkeye döviz girdisi temin edeceğini ileri sürmektedirler. Fuar ve eğlence merkezi bakımından Kanal, cazibe merkezi olacaktır elbette ama bu fayda acaba su ve toprak kaynaklarının muhafazası ve geliştirilmesi gibi başat bir gayeden çok daha sürdürülebilir bir şey midir? Uzmanlar başkaca problemlere de işaret etmektedirler ama sadece su kaynaklarını tehdit etmesi bile tek başına en büyük problemdir.

Su savaşlarından bir su barışına gidecek bölgesel ve evrensel hayırlı bir vazifeye adanmak dururken hem ülkemizde hem de bütün dünyada cereyan eden savaşların ve doğal kaynakları yok eden bir gelişme sürecinin ortaya çıkaracağı yeni tehditleri ve karşı tedbirlerini masaya yatırma zamanıdır.

1995 yılında Adel Darwish ile John Bullock adında iki yazar, Su Savaşları adında bir kitap kaleme aldılar. Bu kitaba göre dünya yüzünde su meselesi etrafında birkaç çatışma bölgeleri vardı ve bunların en başında Fırat ve Dicle Havzası geliyordu. Türkiye güneyden komşuları tarafından sıkıştırılacak ve iki buçuk savaş stratejisi ile dize getirilecekti. Irak ve Suriye, Türkiye’yi su konusunda çatışmaya varacak derecede zorlayacaklardı. İsrail su kıtı çeken ülkelerin başında geliyordu ve bu ülke Yarmuk sularına el koymak ve böylece Suriye’yi Türkiye’ye karşı kışkırtmak durumundaydı. Türkiye de Fırat sularını Suriye’ye bırakacaktı.

Türkiye’nin güney komşuları ile Fırat ve Dicle suları nedeniyle bir kriz yaşadığı doğruydu ama bunun su savaşlarına neden olabilecek boyuta gelebilmesi şüphesiz küresel güçlerin provokasyonu ile ancak mümkün olabilirdi.

1997 yılında ben de Su Barışı adındaki kitabımı yazdım. Öyle ya Su Savaşları geçen asrın petrol savaşları izinden yüründüğü takdirde gündeme getirilebilecek bir konuydu ve petrol, yangını körükleyen bir maddeydi. Gerçekten de petrolden dolayı bölge büyük savaşlarla yıkılmış, handiyse medeniyeti çökmüştü. Petrol yüzünden küresel güçler birbirine girmiş o büyük dünya savaşlarından sonra yeni devletçikler bu sorun etrafında teşkil olunmuştu. Petrol yangın çıkarırdı ama su niye çıkarsın? Su, yakıcı değil bilakis yangını söndüren bir maddeydi.

Su savaşları potansiyeli yok mu o halde?

Elbette var. Fakat su kıtı ülkeler eğer kıt su yönetimi ilminden haberdar olurlarsa ve su etrafında bir bölgesel birlik inşa edilebilirse neden barış olmasın:

İşte Su Barışı, Türkiye ile Ortadoğu ülkelerinin su politikalarını masaya yatırdığı gibi bu politikaların evrilmesiyle bir bölge barışı inşa etmenin planlarını ortaya koyuyordu.

Fakat beklenen barış, en çok ihtiyaç duyulan yerde, Ortadoğu’da ne yazık ki layık-ı veçhile bir türlü hayat bulamadı.

Ülkeler su forumlarında bir araya geldiler. Türkiye komşularıyla sudan bir savaş çıkarmamak üzere başta tarımsal konularda olmak üzere bir dizi toplantılar gerçekleştirdi.

Özal zamanında Türkiye, güney komşularına su bırakmayı taahhüt eden bir dizi anlaşmalar gerçekleştirdi.

Böylece iki buçuk savaş stratejisi hayatiyet bulamadı.

Geçen zaman içinde Büyük Ortadoğu Projesi devreye sokuldu.

Bu proje ile Arap Baharı gelecek ve diktatörler devrilecek yerine demokrasi gelecekti.

Aslında küresel güçlerin ve arkasındaki İngiliz-Yahudi medeniyetinin başat stratejisi de-stabilizasyon politikasını sürdürmekti. Sürdürülebilir bir de-stabilizasyon marifetiyle Ortadoğu ülkeleri her vakit batının müdahalesine açık hale gelecekti.

Liderler devrildi.

Saddam, Kaddafi pek hazin bir sonla devrildiler.

Küresel güçler ülkelerin halklarını kışkırtarak liderlerini en acımasız linçe varacak ölçüde katlettiler.

Demokrasi geldi mi?

Arap Baharı geldi de çiçekler açtı mı?

Büyük Ortadoğu Projesi, sonunda Kürdistan’ın kurulmasına geldi dayandı

Türk Tarih Felsefesi Açısından Kürt Sorununa Çözüm Kürtler Nasıl Türk Olur kitabımızda Kürt sorununa yönelik küresel güçlerin yürürlüğe koyduğu planı deşifre etmiştik.

Nasıl ki Adel Darwish ile John Bullock’un Su Savaşları senaryosunu boşa çıkarıp Su Barışı önerdiysek Kürt Sorunun çözümü konusunda devreye sokulan Henri Barkey, David Phillips Çengiz Çandar ve Graham Fuller dördülünün tezgâhını öylece boşa çıkardık.

Fakat Türkiye akıl tutulması yaşıyordu. Analar Ağlamasın kampanyası ile kemiklerinin içindeki ilik emilmişti.

Yeni iktidar sarhoşluğu içinde şimdilerde milliyetçi diskurun mimarları o zaman küresel aklın ve cemaatin tamamiyle hizmetinde bir teslimiyet sergiliyorlardı.

Henri Barkey Türk televizyonlarında başta da TRT’de arz-ı endam ediyor, devletin stratejisini tayin ediyorlardı.

Bu ajanların, ‘Kürdistan’da Çatışmayı Önleme’ adındaki rapor mahiyetindeki kitabı ile Türkiye’nin aklı teslim alınmıştı.

O zaman bizim yerli ve milli önerilerimizin hiçbiri dikkate alınmadığı gibi “elbette ki elinde silah olanla devlet pazarlık yapar, bundan daha tabii ne olabilir” denilerek bütün Kürtlerin de diğer vatandaşlar gibi eşit haklara ve tam demokrasiye geçmeleri teklifimize kulak tıkanmıştı.

Akil adamlar seremonileri ülkeyi kasıp kavurmuştu. Apo’ya övgüler dizmek moda olmuştu.

Terör örgütü şefleri alayu valayla sınırlarda karşılanmış, barış yaygaraları gırla gidiyordu.

Irak’ın toprak bütünlüğü tezi nasıl güme gittiyse Suriye’nin toprak bütünlüğü tezimiz de bizzat devlet ileri gelenleri tarafından kenara atılmıştı.

Zamanında Sayın Cumhurbaşkanı Özal’a ‘Irak’ın toprak bütünlüğü’ ilkesini Türkiye’nin ısrarla takip etmesini önerdiğimizde; de-facto olarak ABD başta olmak üzere küresel güçler, “Türkiye’nin, Kuzey Irak’ta oluşan yerel yönetimin hamisi olması gerektiği” yolunda çoktan yetkilileri ikna etmişlerdi bile.

Barzani bu sefer Apo’dan bile daha kıymetli bir taraftar sayılmıştı.

Sonunda Barzani, Türkiye’yi de, Irak’ı da federasyona götürebilecek ve ‘İkinci bir İsrail’ anlamına gelecek Kürdistan’ın temellerini atınca; Türkiye aklı, 15 Temmuz darbesinin ardından biraz akıllanır gibi oldu.

Suriye’de bizzat Türkiye’nin de beslediği bir süreç kaçınılmaz olarak Kuzey Suriye’de PYD önderliğinde bir Kürdistan oluşumuna doğru gidince kafamız dank etti.

Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanlığı artık hatırlatılması bile suç olan bir nedamet sayılmıştı. Fakat bundan önce ‘Çözüm Süreci’ hülyaları arasında Süleymanşah Türbesi bizzat terörist PYD YPG askerlerinin kontrolünde Türk askerinin utanç içinde taşıdığı bir emanet olmuştu. Bu çok büyük dramatik çöküş; ne yazık ki küresel aklı da, yerel bölücüleri de kışkırtmıştı.

Bu arada Azez ile Cerablus arasında bir Kürdistan’ın hayatiyet kazanması ve daha evvel Kuzey Irak’taki oluşum ile bunun birleştirilerek önce bir kama halinde bir Kürdistan sonra da içerde yeni bir Kürt sorunu çözüm önerisiyle karşı karşıya gelebileceğimizi hatırlattığımızda dönemin Başbakanı şöyle karşılık vermişti:

“Müslim benim öğrencim. Ayrıca o dediğiniz bölgede bir tane Kürt yok, Kürdistan nasıl kurulacak?”

Biz de kendilerine: “eskiden de IŞİD yoktu. Kamyonetle otobüsle seyahat ediyorlar, diledikleri yerlere daha doğrusu tayin edildikleri yerlere gidiyorlar” demiştik.

“ABD isterse havalimanı açar ve oraya PYD güçlerini yerleştirebilir!”

Nitekim öyle oldu ve burnumuzun dibine kadar yerleştiler.

Afrin’de sıkı bir yığınak gerçekleştirdiler.

Afrin operasyonu, böylece ne yazık ki Türkiye’nin pek haklı ama bir o kadar da pek de gecikmiş bir tepkisi oldu.

Yine şehitler geliyor, yine pahalıya mal oluyor bütün gecikmiş tedbirler… Vaktinde kendi millî ve yerli stratejilerimizi devreye sokamadığımız sürece ne yaparsak yapılam yerli ve millî kavramları iğdiş edilmiş hale geliyor. Halkımız tarafından pek de içselleştirilemeyen konular, geniş yığınlarca da çöküş psikolojisi olarak devreye giriyor. ‘Biz Sosyolojisi’ etrafında yeni Ortadoğu kalemleri çıkaramadığımız için küresel güçlerin dikte ettirdiği gündem maddelerini çözme sorunu ülkemizde korkunç bir entropi yaşanmasına sebep oluyor.

‘Vatan millet Sakarya’; işte o zaman ironik bir hafızanın geç kalmış ucuz milliyetçiliğine evriliyor.

Türkiye zamanında bir Ortadoğu Birliği gerçekleştirseydi elbette ki küresel güçler gerek Irak’ta, gerekse Suriye’de bu kadar iştah açıcı hadnaşinas girişimlerde bulunamayabilirlerdi.

İsrail’in güvenliği; elbette ki, bütün batının bizzat kendi güvenliği gibi algılanır. Bölgede İsrail’i de içine alan bir Su Barışı tesisi Avrupa Ekonomik Topluluğu sürecinin ve orada devreye sokulan aklın içinden süzülen doğru yaklaşımlar ve benzeri uygulamalarla Büyük Ortadoğu Projesi sonucu yıkıma giden İslam ülkelerinin düştüğü zilleti en azından geciktirirdi.

Ne yazık ki, İslam ülkelerindeki iktidarlar ektiklerini biçer durumdalar.

Görüyoruz ki bu konuda bir pişmanlık ve nedamet hissi de taşımıyorlar.

Mesela Sayın Davutoğlu Suriye politikaları üzerine yapılan eleştirilerin hiçbirine katılmadığı gibi asla pişman olmadığını da ısrarla vurguluyor.

Fakat vicdan sahipleri stratejik derinliğin bir stratejik körlük veya benim ifademle bir ‘aşırı kendine güven’ sergüzeştliği olduğunu kabul ediyorlar.

Su Savaşları gündeme gelip hakkında bir de kitap yayınlanmasının üzerinden çeyrek asra yaklaşan bir zaman geçti. Su savaşları için küresel güçler, yeterli potansiyelin oluştuğunu düşünseler de, bölgede bir ‘Su Barışı’ ihtimali, bazı su forumlarında değerlendirildi. Benim çerçevesini çizdiğim kâmil anlamda bir Su Barışı değildi bunlar elbette ama hiç yoktan iyiydi. Gerçek bir su barışı için ne yazık ki hem siyasi irade, hem de gerekli bağımsızlıkların bulunmadığı söylenebilir. Böylece 2019 yılına gelindiğinde bahsettiğimiz su barışı projeleri için gerekli performans ortaya konmadığından İngiliz – Yahudi medeniyeti,, hercümerç içindeki Ortadoğu’ya iki aşamalı müdahale etti. Bunlardan ilki Büyük Ortadoğu Projesi ve Arap Baharı idi. Ortadoğu ülkeleri bir elli yıl kadar yönetilemez duruma düşürüldüler. Arap baharı ile demokrasi beklentileri ise daha büyük karışıklıklara sebep olmaktan başka bir işe yaramadı. Türkiye eş başkanlık hülyalarına kapılmışken Suriye bölündü. Suriye iç savaşı sonrasında Irak’ın kuzeyinde daha evvel oluşturulmuş olan de-facto Kürt devletinin batıdaki devamı Suriye Kürdistan’ı devreye sokuldu. Her ikisinin birleşmesi sonucu Büyük Kürdistan’ı sahneye sürmemek için ABD ve İngiliz-Yahudi medeniyetinin niçin bahanesi olsundu ki?

Sonunda İsrail, Golan Tepeleri’ni işgal etti. Yıllardır fırsatını kolladığı ve planını sinsice yürüttüğü bir işgaldi bu.

Golan Tepeleri’nin işgali, Türkiye’nin en zayıf hükümetleri sırasında bile gerçekleşmeyecek bir atılımdı. Türkiye’de İslamcı gelenekten gelen iktidarlar mevzubahisti ve İsrail, tarihinin en cüretkâr adımlarını hem Golan’da, hem Filistin’in her yerinde atmaya başlamıştı.

Malumdur ki Golan Tepeleri, bölgenin diğer mıntıkalarından daha ziyade su zengini bir yerdir. İsrail ise dünyanın en su kıtı ülkelerinin başında gelir. Su kaynaklarına öteden beri erişmek ve hâkim olmak isteyen İsrail için Golan Tepeleri vazgeçilmeyecek bir yerdir. Yarmuk sularının İsrail’e bırakılması, Suriye’nin ise Türkiye’den su talep etmesi öteden beri ABD’deki Arap-Yahudi su uzmanlarının ortaklaşa stratejileri arasındaydı zaten. Bu nedenle önceleri sahneye konan Arap taleplerinin arkasında İsrail’in olduğunu ileri sürmemiz boşa değildi.

Şimdi İsrail çok daha açıklıkla su rejimini ve yönetimini hayata sokuyor. Türkiye ise Suriye politikasını henüz netleştirmediği gibi başına çok büyük bir göç belası açtı. Artık AB uyum politikalarını bile takip etmeyen bir Türkiye var ve Avrupa açısından da Türkiye ‘Uluslar arası Göçmen Kampı’ndan ibarettir.

Şimdi Su Savaşları senaryolarının yirmi beşinci yılına yaklaşırken Su Savaşları ve Su Yönetimi üzerinde eski bilgilerimizi gözden geçirmenin vaktidir.

Bu birinci kitaptan sonra da Su Politikaları ile Su Yönetiminin stratejik uyumunu masaya yatırmaya çalışacağız..

Keşki devlet adamlarımız 1995’den beri uğraşıp durduğumuz Su Yönetimi, Türkiye Sulama Raporu, Ortadoğu Su Barışı, Su ve Toprak Kaynakları Strateji Yönetim ve Eylem Planı adındaki çalışmalarımızı tetkik edebilselerdi. Keşki dış politika ve güvenlik stratejileri konusunda Ortadoğu’nun sorunlarına devlet adamlarımız ve uzmanlarımız salt askerî bir strateji ve terör meselesi olarak konuya yaklaşmasalar…

Tarım olmadan, su ve toprak yönetimi olmadan, bölgenin asıl insan ve değer kaynakları harekete geçirilmeden hiçbir strateji başarıya ulaşamaz. Küresel aklın fevkinde bir Ortadoğu kalemi ve kavramsal inşası meydana çıkarmak vazifemiz olmalıdır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Lütfü Şehsuvaroğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Türkiyem TV Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Türkiyem TV hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Ankara Markaları

Türkiyem TV, Ankara ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (312) 220 00 44
Reklam bilgi

Anket Önümüzdeki süreçte herhangi bir erken seçim olacağını düşünüyor musunuz?