Görenedir Görene / Köre Ne Ki, Köre Ne?

İnsan kazanmayı, kötüden sıyrılıp iyiye yaklaşmayı, yanlıştan arınıp doğruyu bulmayı, çirkinden uzaklaşıp güzelle kucaklaşmayı hedefleyen canlıdır. Onu güdüleri değil aklı ve gönlü yönlendirir. Bu yüzden eşref-i mahlûktur.
İnsanın bu hedeflerinden biri ve belki en önemlisi olan güzel olana ulaşma çabası; güzeli algılama, güzelin gerçekliğini sembolik olarak ifade etme gayreti; sanatı doğurur. Çünkü sanat, duygu, düşünce ve kurguların güzellik olgusuna bağlı kalınarak ve çeşitli malzemelerden yararlanılarak heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde dış dünyaya aktarılmasıdır.
Medeniyet inşa etmek bir imanın hayat verdiği sanat ve felsefeyle mümkündür. Bu nedenledir ki diyalektik tutarlılığı ve estetik algısı oluşmamış toplumlar millet olamaz ve medeniyet inşa edemezler.
Diyalektiği (sistemleşmiş bir mantık) ve estetiği (kendine özgü bir güzellik algısı) oluşmamış topluluklar medeniyet inşa edemezler. Batı medeniyetinde, diyalektik, iki kişinin belirli bir konuda karşılıklı konuşmaları ve tartışmalarıdır. Bir fikrin karşıtıyla yüzleşmesinden sentezin doğacağı kabul edilir. İslam medeniyetinde bu kavram “tekellüm” ya da “cedel” kelimeleriyle karşılanır.
Diyalektik, sistemin mantığıdır. Batı bu mantığı birbiriyle çelişen tez ile antitez arasındaki çatışmada aradı. Bu çatışmadan diğerlerinden faklı olarak sentezin ortaya çıktığını savundu.
İslam medeniyetinde sistemin mantığı vahye ve peygamber tebliğine dayanır. Bu mantık ilk insandan bu yana gönderilen bütün vahiylerin kuran ve peygamber tebliğiyle çelişmeyen bütününü kapsar. İslam medeniyetinin diyalektiğinde “mahlûk halikın anahtarıdır”
Müslümanın eşya ve varlık karşısında alacağı tavır medeniyetimizi kuran imanın ve mantığın kültüre dönüşmesi anlamına gelir. Böylece ilimle müşahhas gerçeklik, sanatla mücerret gerçeklik, din ile mutlak gerçeklik kavranır. Bu üç gerçeklik hem ferdi hem içtimai hayatta bir arada bilinir ve yaşanır. Bu algıdan medeniyet doğar.
Sanatkârın amacı, güzele ulaşmak çirkinden uzaklaşmaktır. Sanat, güzelliğin ifadesi, güzele ulaşmanın çabasıdır. Sanatın ve sanatkârın hedefinde uzlaşmak kolay lakin hedefi tanımlamak zordur. Sanatın esrarı da buradadır. Ulaşmak istediği hedef güzelliktir. Ve bu hedef müphemdir, tanımsızdır, boyutsuzdur.
Güzelliği “aşkın” bir değer sayan, varlık üstü ve ötesi bir kaynağa bağlayan İslam sanatkârı için bu yaklaşımların sığ ve yetersiz olduğu muhakkaktır. Bizim kültürümüzde güzellik, Hüsn-ü Mutlak olan Allah'ın cemal sıfatından tecelli ederek, kâinatın her noktasına işlenmiş nakışların, seslerin, ahenklerin, figürlerin ve hareketlerin toplamıdır. İnsanoğlu bir ayet kıymetindeki bu mesajları sezmeye, duymaya, yakalamaya ve ya¬şamaya yetenekli bir muhataptır.
Bizim medeniyetimizin kabulü gereğince, çıplak gözün gördüğü yapının ve karmaşıklığın ardındaki ahengi görmek ve duymak için gözden daha farklı, daha gelişmiş bir görme vasıtasına ihtiyaç vardır. Bu vasıta sez¬gidir. Divan şairlerinin dilinde bu bakışın adı "bir özge temaşa"dır. Şairin dış güzellikleri nakşet¬mekte mahir olan ressama hitaben söylediği mıs¬ralardaki gibi:

Güzel tasvir edersin hatt u hali dilberi amma
Füsun u işveye geldikte ey Bihzad neylersin

Bizim sanatkârlarımızın gözünde tabiat, fizik ötesi gerçekleri ve mutlak güzellikleri aksettiren aynadır. Tabiat Hüsn ü Mutlak olan yüce yaratı¬cıya ait güzelliklerin sezgi gözüyle izlenebildiği bir "mirat-ı mücella"dır. Sadece tabiat mı? Hayır. İnsanın kendisi de aynadır. Lakin öyle sırlı bir aynadır ki bu bakanla bakılan, görenle görülen birbirinden tefrik edilemez. Aklın yeri yoktur bu temaşada. Yunus'un şu dizeleri, bu gerçeğin en güzel ifadelerinden biridir:

Senin ile bakayım
Seni göreyim mevla

Mevlana aynı hakikati mealen biz bir çiçeğin nakışında, yıldızın akışında, bir kuşun ötüşünde ve bir kızın bakışında hep aynı varlığı görür ve severiz, veciz ifadesiyle sunar bize.
Güzellik olgusuyla muhatap olan uzuv gönüldür. Gönlün uzuv olup olmadığı, hatta ne olup olmadığı tartışılabilir ama biliriz ki içimizde güzellikler karşısında harekete geçen bir “şey” vardır ve o bize yani insanoğluna özgü bir yapıdır. İnsanı bir makine gibi görenler onun ruhunu ve gönlünü inkâr ve ihmal eylemekle dünyadan sanatı ve sanatkârı kovduklarını bir anlayabilseler…
Gönül, aşkın tecelli bulduğu mekândır. Aşk ve güzellik, onları birbirinden ayrı düşünmek mümkün mü? Güzellik onu sevmeyi bilen gönüller bulunca açığa çıkar. Ah minel aşk ve halatihi” sarhoşluğunun anlamı da budur. Evet, bütün haller ve yanışlar aşktan ötürüdür. Aşk, mutlak ve aşkın bir değer olana duyulan iştiyaktır ve tecellilerin avcıları olan sanatkârlar, iz süre süre ona varmak zorundadırlar.
Sanatkâr bu tecellileri keşfederken gönlünü aklının rehberi yapar. Bu arayış, varlığın anlamını keşfetme yolculuğudur. Bu yolculukta varılacak menzillere dair hesap yapılmaz. Gönlün götürdüğü yere gidilir.
Güzel olanı anlamak ve sevmek gönlün marifetidir. Sevgi, karşılıksız ve hesapsız ise anlamlıdır. Sevmek, karşılık beklemek gibi bir zaafı barındırmaz içeriğinde. Beklentiye yer yoktur sevgide. Bir beklentinin şekillendirdiği ilginin adını sevgi ya da aşk koymak zaten yakışık almaz. Sevgi ve aşk, karşılık beklemeden bağlanmaktır çünkü. Oysa bizim her şeyi sayıya vuran bir yanımız var.
Her şeyi sayıya vuran hafızamız rakamların dilini söze oranla daha çok önemser. Rakamların ifade ettiği anlamın söze oranla daha mutlak olduğunu sanırız. Oysa “Rakamlar yalan söylemez ama yalancılar rakam söyler.” denmiştir.
Yaşanmamış yılları da sayıya vurup ömür diyoruz dünyada kaldığımız sürecin adına. Aldığımızı verdiğimizi sayıyoruz ha bire. Gidip gelmelerimizi sayıyoruz. Rakamları alt alta, yan yana yazıp toplayıp zengin ya da yoksul olduğumuza karar veriyoruz. Gönül boş mudur dolu mu kime ne? Gönülde birikeni zenginlik sayan mı kalmış âlemde?
İbadetlerimizi bile sayıya vuruyoruz. Tuttuğumuz oruç sayıyla, kıldığımız namaz sayıyla. Verdiğimiz zekât bile sayıyla. İsraf ederken sayı saymayan yanımız zekât ve sadakayı hesap ederken asgarisinden kurtulmanın yolunu iyi hesaplıyor. Virdimiz sayıyla, derdimiz sayıyla, yurdumuz sayıyla… Sayıya vurulamayacak değerleri yitirdiğimiz günden beri rakamlar yönetiyor dünyayı. Aşkın yolculuğunda hesap yapmak, saymak, karşılık ummak noksanlıktır. Öykü hoştur:
Bir gün bir derviş, ıssız bir yere postunu sermiş, zikrini, virdini ede ediyormuş. Bir kucak dolusu elma ile bayırlar aşan bir genç kız gelmiş karşıdan... Bozkırın sıcağında yorgunluktan al almış kızın yanakları. Derviş sormuş:
—Nereye gidersin, ne doldurdun kucağına?
Uzak bir tarlayı işaret etmiş kız.
—Sevdiğim çalışıyor orada. Ona elma götürüyorum.
—Kaç tane, diye soruvermiş derviş.
Kız şaşkın:
—İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?
Derviş bir kıza bir de virdini sayıya vurduğu tespihine bakmış, çömelmiş yere, bir taş almış eline ve tek tek kırıvermiş elindeki tespihin tanelerini.
Öyle ya! İnsan sevdiğine sunduğunu sayıya vurur mu? Sayıya vurmak hesap yapmaktır. Hesap yapmak ise karşılık beklemek. Sevgiliye sunulandan karşılık beklemek evvela gönle ihanettir sonra da sevgiliye. Koca Yunus’un, dindarlığın bir alış veriş gibi algılandığı avam ürünü din yorumuna kafa tutarken söylediği gibi:

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana seni gerek seni

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Talat Ülker - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Türkiyem TV Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Türkiyem TV hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

01

Zakir Ölmez - Sayın Talat hocam, içeriği çok mükemmel olan , faydalandığım ve hoşuma giden bir yazı kaleme almışsınız.Allah razı olsun. Allah yardımcınız olsun.

" Aklın sistematik kullanımı medeniyeti meydana çıkarır"

" İnsan sevdiğine sayıyla elma sunar mı"

En harika ve yeni öğrendiğim vurgulardan ikisi,

Saygı ve sevgilerimle

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 13 Şubat 07:40

Ankara Markaları

Türkiyem TV, Ankara ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (312) 220 00 44
Reklam bilgi

Anket Önümüzdeki süreçte herhangi bir erken seçim olacağını düşünüyor musunuz?