Deniz Garipcan\ AHMET HAMDİ TANPINAR'IN KALEMİNDE SOLMAYAN GÜL KADIN                

                               Ahmet Hamdi Tanpınar bilginin, kültürün, sanatın kendi deyimiyle; zamanının“sükût suikastına”uğramış; kalemiyle, düşünceleriyle savaş vermiş hem romantik hem realist şövalyesi… Zamanın içinde ölmemek için direnirken, zamanının dışına taşan aydın. Yaşadığı dönemde fikirleri Araf’ta kalmış değerli şahsiyet. Ancak ölümünden yaklaşık on yıl sonra 1970 li yıllarda anlaşılmaya başlanmış. O gün bugündür eserleri ve hakkında birçok araştırmalar kaleme alınmış tek tek şiirleri, hikâyeleri, romanları ve romanlarındaki karakterler konusunda sentezlemeler yapılmış ve onun bir mücevher gibi satır aralarına ve yüreğine gizlediği asıl dikkat çekmek istediği konulardan birisi olan kadın için de perdeler yeniden aralanmıştır.

      Sahi kimdir Kadın, nedir ne değildir neden edebiyata konu edilmiştir? Tanpınar’la neden gündeme gelmiştir? Konuyu ayrıntılarıyla inceleyelim:

      Kadın sırlı âlemin örtüsü, bir bütünün diğer yarısı, tamamlayanı şefkatin merhametin huzurun temsilcisi; ana, yar, yaren... Aşkın mayasıyla karılıp sabrın ateşinde kavrulup, bir tohumun bünyesinde tüm detayları barındıran, çatlayıp yeşerirken başka canlara hayat veren, bulunduğu yeri bereketlendirip yurt yapan, yurtları vatan eden kutsal varlık…

     Sanatı da, sanatın dalı olan edebiyatı da doğuran,  ilham kaynağı olan da yine kadındır. Ebede uzayan yolda aydınlatan ışık, güneş… Edebiyat ise yaşamın kelimeye dökülmüş halidir. Birçok mütefekkir edebiyatı “hayatı yansıtan bir ayna”1ya benzetirler ki işte o aynadaki donuk görüntüye de soluk getiren, yüreğiyle, samimiyeti sıcaklığıyla tabiri caizse ruh veren hareket ve bereket katan vazgeçilmez varlık yine kadındır. Bu gerçeği bilen;  kalemi, yüreğiyle ve derin duygu dünyasıyla tanıklık eden bir isim daha var ki; o da Ahmet Hamdi Tanpınar

”Hissin, şuurun, dikkatin adamı2.Edebiyatı doğuran doğuşuna vesile olan kadın’ı yüreğinde hissedip en ince detayları dahi atlamadan hafızasına yerleştirip ve hep içinde; içten içe kaynayan hayat membası olarak yaşatan adamdır Tanpınar. Annesini Dicle kenarında tifüsten çocuk yaşında kaybetmiş olmanın verdiği derin hüznü o edebiyat, sanat aşkına çevirmiş çok hassas ince ruhlu bir insandır. Anneme adlı şiirinde:

“Bir günümüz bile sensiz geçmezken

Şimdi mezarına hasretiz anne.

Seni gömdük anne yıllarca evvel

Gözyaşlarımızla bu ıssız yere

Kimsesiz bir akşam ziya bedel

 

Matem dağıtırken hasta kalplere.

Kimsesiz bir akşam, ezelden yorgun

Hüznüyle erirken Dicle de sessiz,

Öksüzlük denilen acıyla vurgun

Bir başka ölüydük bu toprakta biz.”

O hem yaşadığı o anın hem de içine düştüğü yalnızlığın hüznünü yıllarca içinde biriktirip yıllar sonra şiire böyle dökmüştür. İçinde acının Dicle’si akmıştır adeta, edebiyat tarlasını duygularıyla sulayıp yeşerten şairin. Hiç evlenmemiştir Tanpınar. Fakat aşk adamıdır, aşkı içinde büyütüp yeşerten adamdır.

O yaşadığı coğrafyaların taşınmış alüvyonlu toprağı gibi içinde bütün mineral ve zenginlikleri taşıyan hem kültürün hem bir aşkın özlemiyle yaşamıştır bir ömür. “bütün hayaller dört başı mamur olsa da”1 içinde kadının zarafeti, ulviyeti yoksa o üzerinde çalışılan hangi sanat eseri olursa olsun hiçbir şeydir dediğini kelimeleri bize söyler. Duygu düşünce ve hissiyatla estetiğin olmadığı bir edebiyat söz yığınından öteye gidemezdi. Bu taş ustasında da, mimaride de, musikide de edebiyatta da aynıdır. İşte Tanpınar bu hakikati bilen bir şair, yazar ve düşünce adamıydı.

Hem kendi ailesinde hem de tanık olduğu yaşadığı şehirlerin kültüründe aile mevhumunun önemini gayet iyi öğrenmiş ve gözlemlemiştir. Buna annesini kaybetmiş olmanın verdiği derin hicran yarasının hüznünü ve dolduramadığı derin yalnızlık acısını da eklersek durumun vahametini çok daha iyi anlamış ve yansıtmış olacağız. Kadın erkek ilişkilerinde, ailede, hayatın her alanında kadının varlığı ve onun bir aileyi olduğu gibi bir kültürü medeniyeti nasıl şekillendirdiğini nasıl değerler kattığının farkındaydı. Anadolu kültüründe büyümüş, hamuru onunla karılmıştı. Batıcı arkadaşlarına:”benim yarım Osmanlı” derken yetiştiği kültürden ayrı düşemeyeceğini vurgulamıştır. Kadının yokluğunun veya yok oluşunun nasıl bir ıstırap, çöküş yarattığını romanlarında en ince detaylarına kadar işleyip tahlil eden, bu gerçeğe ayna tutan bir toplum ve ruh bilimciydi aynı zamanda Tanpınar. Yaşadığı dönemde herkes gözünü Batıya çevirmişken o gönlünün bağı olan Doğu Kültürünün birikimlerine sırtını dönmemiştir.

Batılılaşmanın hem medeniyet hem aile ve fert üzerinde nasıl bir yozlaşmaya sebebiyet verdiğini ele aldığı konularla çok güzel işlemiştir. 

         Maddi manevi değerler kargaşasında, aile hayatının çöküşüne ve dolayısıyla medeniyet hayatının uğradığı erozyona, dur diyebilmenin ilk şartı kadının eğitimli ve bilinçli birey olmasından geçmektedir. Bunu roman kahramanlarına verdiği rollerden anlayabiliyoruz.Düşte, gerçekte hatırada, düşülen küçük bir notta, sudaki saydamlıkta, denizde toprakta, havada, açan çiçekte, çiçeğin kokusunda, bülbüllerin şakıyışında özdeki sevgide, merhamette, bakışta “Yaratanın mucizesi” kadın vardı.

   

   Milletlerin tarihlerinden gelen ebedi kültür, inanç, sanat ve geleneklerin doğuşunda, yoğruluşunda, fikri düşünceye, düşünceyi fiiliyata dönüştüren her merhalede var olan yine kadındır ki; efsaneleşmiş günümüze kadar ulaşmış gönül şevki, sebebi eserlerin baş mihmandarı yine kadındır. Aşkı doğuran aşktan hâsıl olan da yine kadındır.

Tanpınar  “Bir Tren Yolculuğu” adlı hikâyede kahramanlarından birinin ağzıyla;”aşksız sanat olmaz” derken de bu gerçeği dile getirmiştir. Düşünce ve fikir adamı, sanat ve edebiyat insanı Ahmet Hamdi Tanpınar’da da kadın derin kültür sentezlerinin derin gözlem ve hissiyatının ince fikir işçiliği ile işlenmiş, bin bir desenli nakışı ve dokusudur adeta…

         O içinde bulunduğu kültürle dış dünyaya gözlerini açtığında beslendiği ulvi duygularla sevgiyle, geçmişiyle göbek bağını asla koparmamıştır. Bir şehri anlatırken, bir olayı, eşyayı, hayali dile getirirken bile damarlarında, ruhunda dolaşan özün kaynağını kesmemiş kadın sıcaklığını estetiğini dokunuşunu hep hissetmiş ve hissettirmiştir.

Çünkü edebiyatın ve edebiyata konu olan her nesnenin estetisyenidir Tanpınar. Ruhunda aşk, yalnızlığın ızdırabı ve kaleminde, yüreğinde hep bir naiflik vardır.

        Baktığı her şeyi tasavvur ederken, bir ressam dikkatiyle ruh ve his dünyasını yumuşak bir fırça misali kullanıp duyguların resmini çizmiştir adeta ve bunu ustalıkla öyle güzel yansıtmıştır ki; edebiyat ve sanat dünyasında, ona kıymet veren insanların yüreğinde derin izler bırakmayı başarmıştır.

  Yaz Yağmuru başlığı altında toplanan Âdemle Havva hikâyesinde, insanlığın başlangıcı olan Âdem ile Havva’yı anlatırken “Havva’yı yalnızlığın aynası olarak betimlemiştir. Her ikisi de tek başına yalnızdır biri olmadan diğeri eksiktir.

Âdemin gözünde Havva (yani kadın);sıcak her şeyin yerine geçebilecek bir varlık olarak tahayyül edilmiştir.”Göğsünde her şey unutulacak yumuşak bir yastık, her azap dinebiliyor her acı burada serinliyor.”dediği kadın Tanpınar’ın iç âleminde duygu dünyasında, bir özlemdir ve kadın, erkeğin yalnızlığına sunulmuş bir çaredir adeta. Çocuk denecek yaşta o yalnızlığın çaresizliğini çok derinden hissetmiştir. Yalnızlığı kalemiyle gül açmıştır o da bu gül dalının feryat figan şakıyan sessiz bülbülüdür…

Yine aynı yazının devamında kadın( Havva) “Âdem’in kimsin sorusuna verdiği cevapta: -Senden bir parçayım, diyordu.

Âdem ona baktıkça kendini tanıyordu.”

Buradan şöyle bir neticeye varıyoruz: Tanpınar’ın, düşünce dünyasında da kadın oluşun, doğuşun, yoğruluşun ve hayatın bir parçasıydı. Onu tanıdıkça kendi varlığının farkına varabiliyordu erkek. Göz ardı edilen bir hakikate ışık tutuyordu aslında Tanpınar.

O Kadını bazı kör düşüncelerin Âdem’e yasak meyveyi yedirten, cennetten kovulmalarına vesile olan suçlusu olarak algılamamış, bilmukabele onsuzluğun nasıl göz ardı edilemeyeceği gerçeğine ayna tutmuştur.

 Kadın-erkek, aile ve bir bütün olabilmenin önemine dikkat çekmek istemiştir. Aile kavramının yıkılması dolayısıyla kültür yozlaşması bu gerçeğin göz ardı edilmesinin başlangıcıydı. Birey kendinden uzaklaştıkça aile yok oluyor. Aile yok oldukça medeniyet ve kültür küle dönüyordu. Yangın içte başlıyordu ve tüm her nesneyi her olguyu her yaşamı içine alıyordu bu yangın. Tıpkı dün de bugün de olduğu gibi.”Öyle yazdı ki, bir çok meseleyi hala onun çizdiği çerçevede tartışıyoruz.”1

Aile içi ve bireyler arası çatışmaların asıl nedeni varlığın idrakinden yoksun olmak bu gerçeği başka sebeplere bağlamaktan kaynaklanıyordu. Düşünce adamının fikriyatında kadın, medeniyetin şehriydi. Babasının Kadı olması sebebiyle İstanbul haricinde; Sinop, Ergani, Musul, Siirt ve Antalya gibi birçok şehri görme ve kültürlerini tanıma fırsatı olmuştur.

Bu kültürel harmanlaşmada Tanpınar ayrı kültürlerin yaşantısındaki kadını ve ruh halini çok güzel analiz etmiştir. Çünkü kadın kültürü, kültür şehri yaşatır, şehirse medeniyeti… Şehri meydana getiren yapı taşlarının sağlamlığı, dizilişi medeniyeti ayakta tutar ve geleceğe taşır.

Bir medeniyetin sağlam oluşunda sağlam duruşunda, yaşayışında kadının inançlı donanımının etkisi kaçınılmazdır… ”Hakiki ruh mimarı”1 dediği şehir aslında kadının ta kendisidir. Sevgisiyle, ilgisiyle, bilgisiyle ışık yaymalıdır kadın. Karanlıkta bırakmamalıdır. Erkek topraksa kadın su gibi olmalıdır, yeşertmelidir hayat dağıtmalıdır ailesine ve tüm medeniyete. Ve yeşerttiği hayat ondan sonraki nesillere örnek olmalıdır. İşte şehirle kadının bütünleşmesi bundan kaynaklanır.

 Beş şehir adlı eserinde kadının olmazsa olmazı şu özellikleri dile getirir adeta…

Yeşil elbisesiyle her dinlediğinizde aynı tadı veren bir masalcı ninenin masalı olan, her vakitte içinde başka bir hikâyeyi saklayan bin bir gece masalının masalcısı Bursa’dır mesela…

 Çileli bir yaşamın ardından her şeye rağmen hayatta övünçle dimdik ayakta duran mağrur kadın Ankara... Konya güzelliğini gizleyen, sessiz, sırlı cezbeden bir gizeme sahip insanı peşi sıra sürükleyen bir medeniyetin özlem yüklü annesidir.

Efsuni havasıyla herkesi kendine âşık etmesini bilen, aksi sureti sularda beliren bir peri kızı İstanbul’dur. Ağıtlarını türkülere aksettirip acısını içine gömen Sarı Gelin Erzurum’dur.

Öyle ki yarım kalan Aydaki Kadın romanında, kadını Şehri İstanbul’la bütünleştirip bazı karakterleri İstanbul’un semtleriyle özdeşleştirmiştir.

İki farklı karakter olan Leyla ve Marie’yi karşılaştırmasındaki analizde farklı kültür ve kişiliklerin iştigalini şöyle yansıtmıştır:”Kadın bütün kültürleri bünyesinde barındıran şehirdir. Leyla hayalinde yaşattığı eski İstanbul’daki tüm ihtişamı ve güzelliğiyle Boğaziçi’dir. Marie ise hareketliliği cıvıltılı şen haliyle Beyoğlu’nun eski halidir. Şöyle der aslını kaybetmiş kadın (Beyoğlu) için de:”Beyoğlu yedi-sekiz ırkın, birkaç dilin bir o kadar din örf ve ahlakın aynı teknede çalkana çalkana hazırlandığı her an ekşimeye hazır mayasının kokusu bizi her an başka şekilde işgal eden acayip ve karışık hamur.”

   

 Yani yozlaşmaya yüz tutmuş kendisi gibi kalamamış aslını yitirmiş bir hüviyetin başka kimliğe bürünmüş halidir. Tanpınar böyle bir başkalaşmayı sevmez tıpkı medeniyette başkalaşmayı sevmediği gibi.

Tanpınar’ın romanlarındaki kadın için Nurdan Gürbilek şunu söyler: “Kadınlar, parçalanmış dünyada da imgesel birlik arzusunun cisimleştiği birer simge olmaya devam eder.”Romanlarından Aydaki Kadın’da “Selim için Leyla, yarım kalmış bir kavuşma, bir bütünleşme vaadinin, kültürün

ve geçmişin birlikte vaat ettiklerinin çehresidir; tıpkı Huzur’un Nuran’ı gibi. Hep bir sanat eseri, bir yalı ya da bir konak gibi hatırlanır Leyla. Kapıları, pencereleri, duvarları hep som, Leyla bir saray. Leyla bazen da sanatın imgesi olur.”

 Bazı araştırmacılar aslında roman karakterleriyle Tanpınar’ın kendini özdeşleştirdiğini söylemektedir.

Romanlarındaki başrol kadınlardan Leyla ve Nuran’da aslında onun hayalinde olan kadınlardır.

Bunlar sadece bireysel bir istekten ziyade toplumsal bir bakış açısıyla da görmek istediği bir düşüncenin tezahürleridir.

 Mesela Huzur Romanı’ndaki Nuran “Mümtaz’ın gözünde ideal bir kadın örneğidir. Mümtazın sevebileceği bütün özellikleri bünyesinde birleştirmiştir.

Bunlar vücut güzelliği, ince ruh, tabiatla kaynaşma, ailesinin içinde devam eden musiki, kendisini ihtiraslarına tamamıyla terk eden bir aşk kabiliyetidir.”1Hep ya maziye ya istikbale takılı kalan Mümtaz aslında iç nizamı arar.”Kelimeleri, hayalleri canlandıracak bir ateşin peşindedir.”

“Nuran yalnızca Osmanlı kültürünün zenginliklerini ve inceliklerini kişiliğinde taşımakla kalmamış, aynı zamanda Batı kültürünü de doğallıkla içine sindirmiştir. Mümtaz için Nuran her şeyi içine alan bir merkezdir, her şey ona bağlanır ve ondan yayılır.   Ona göre Nuran hayatın öz kaynağı bütün gerçeklerin annesiydi. Bir yığın aynadan bir kâinat içinde yaşıyor ve hepsinden kendisinin bir başka çehresi olan Nuran’ı görüyordu.”

           Tanpınar’da Kadın bal yapan arı misali her çiçekten özünü alacak ve ortaya eşsiz bir şifa olan bal çıkacak. Yani bütün kültürleri özümsemeli fakat kendisi olmalıdır.Kimi zaman kadın, onun kaleminde taze açmış bir erik ağacı, kimi zaman sudaki nilüfer, kimizaman şehrin tarih, medeniyet kokan dokusudur.

Hem geçmişe hem geleceğe duyduğu özlemdir.

Geçmişe duyduğu özleminde, annesine henüz doyamadan bahtına düşen ölüm ayrılığı, yalnızlığı, yaşadığı günde anlaşılamamış olmanın verdiği hüsran vardır. O çocukluğunda büyükannesinden dinlediği masalların ruhunun dimağında bıraktığı lezzeti unutamamıştır.

Bir ağacın kökleriyle toprağa tutunması gibi o, maziye fikriyle sıkı sıkı tutunmuş, kendi deyimiyle:”Uslanmak bilmez kederler ülkesinde coşup yağan fırtına sessizliğiyle külkedisi yorgunluğundaki kalbiyle masalcı ninesini arayıp durmuştur.”1Geleceğe duyduğu özlem; hayalinde yaşattığı geçmişle gelecek bağını koparmadan yaşamayı arzu ettiği aşkın özlemidir.

 Ancak bu aşk ve özlem iki kişinin birbirine duyduğu her şeyi dışlayan, şehevi sevgiden ziyade; yaşanılan şehri, geçmişi, musikiyi, doğayı, kültürü tüm kültür objelerini içine alan bir bütünlüğün özlemidir. Beraber görebilme, düşünebilme, haz alabilme, biz olabilmenin özlemidir.

        Kadın nezaketi, zarafetiyle, kültürel donanımıyla, üslubu konuşmasıyla bir İstanbul Hanımefendisi; özverisi, fedakârlığı, çalışkanlığı, vefakârlığı, saygısıyla bir Anadolu kadını olmalıdır. Tam da anlatmak istediği budur Tanpınar’ın. Romanındaki Adı geçen Leyla da aslında içten içe bir sızı, özlemdir Tanpınar’da“devamlı açlığım, susuzluğum, korkum, lezzetim; bambaşka bir dünya imparatorluğum”2 dediği. Bu imparatorluğun içinde tarih yatar, medeniyet yatar, gelecek yatar. Tanpınar ‘ın romanlarındaki kadın kahramanlar; derin bir gözlem gücünün, gerçek hayattaki yansımaların ıstırap çeken karakterleridir.

Tanpınar bu yalnızlık ve duygu yoğunluğuna sadece tanıklık ve kalemiyle aracılık etmemiş bizzat yaşamış ve iç dünyasının sırrıyla ayna tutmuştur.

Dış görünümü en ince detaylarıyla resmederken kadının içte yaşadığı serzenişlerini de duygularını da ruh halini de çok güzel analiz edip sorunun asıl kaynağına inebilmiştir.

Detaycıdır Tanpınar, detayları ibrişimden bir iplik gibi nakış nakış işlemesini bilmiştir hem konularında hem eserlerinde. Kadınla beraber toplumun can çekişmelerini çok güzel dillendirmiştir.

 Bir toplum bilimci, ruh bilimci, dil bilimci olarak olaylara ve karakterlere ışık tutması onun ne kadar büyük bir yetiye sahip olduğunu gösterir.

       Onun romanlarındaki karakterlerde o gün nasıl acı çekiyorsa kadın,  gerçek hayatta bugün de aynı acıyı hatta daha fazlasını yaşamaktadır. Uçurum gün geçtikçe büyümüş ve kül yığınına dönmüş harmanın altında yeşerecek bir dal olarak hakkını aramaya devam etmektedir.

 Medeni görünüşün altındaki kokuşmuşlukları, zaruri ilişkileri, aşk ve cemiyet hayatındaki insan portrelerinin arasında mutlu görünüp de içten yıkılışın nasıl göz ardı edildiği gerçeğinin üzerinde durmaktadır aslında. ”Tanpınar’ın romanlarındaki kadınlar, geri dönülmek istenen bir geçmişin, sürekliliği kurulmak istenen bir kültürün ya da ulaşılmaya çalışılan bir bütünlüğün ama her zaman kendilerinden öte bir hakikatin simgeleridir.”

    “Leyla ela gözlü bir çöl ahusu

       Saçları bahtından daha siyahtır.

       Kurmuş diye sevda bahtında pusu

       Döktüğü gözyaşı çektiği ahtır.

       Leyla… Ela gözlü bir çöl ahusu”

 

 

Derken adeta günümüzdeki; çocuk gelinlere, berdellere ve töreye kurban edilen kadınının çektiği acıları anlatmaya çalışmıştır ta o günlerden. Yara içtedir, içteki yaraya da dıştan merhem sürmek nasıl fayda etmezse sadece dıştan müdahaleler de o derece faydasızdır. Yaptırımların fayda sağlamadığı aşikârdır. Kadın olarak ananın kutsiyeti, yaradılıştan itibaren nasıl bir rol üstlendiği ve fertlerin bu rollerde nasıl davranması gerektiği gerçeğinin üzerinde durulması gerekmektedir. İşte Tanpınar bu hakikatlerin öncüsüydü aslında.

Mahur Beste romanında Behçet Bey karakterindeki Behçet Bey’in ölen karısı Atiye Hanımla arasındaki ilişki ve diğerleri günümüzde hiç de yabancı olmadığımız konulardır. Atiye Hanım karakteriyle katlanmanın, sabrın, güzel huyun gerekliliğinden bahsetmektedir. Her şeyi kendi kişisel değer yargılarımızla ölçmenin yanlışlığının üstüne basa basa anlatmaya çalışmıştır Tanpınar. Gerek Huzur, Mahur Beste, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Aydaki Kadın romanlarında verilmek istenen asıl mesaj kişisel ilişkiler, kadının konumu ve bunun topluma yansımasıdır.

Tanpınar bugün yaşıyor olsaydı aynı konuları bir değil bin kez yine ele alırdı.

Toplumun ve kadının içine düştüğü çıkmazları dün olduğu gibi bugün de göz ardı etmez,

 meselenin özünü kavrayan bir insan olarak yürekli kalemini, bir nilüfer gibi sessiz sedasız

 yine bırakırdı fikir sularına. Çocuk gelinlerin hayal olan hayallerini töreye kurban gitmiş

 aşkların hikâyelerini, teknoloji denen girdabın içinde ailelerin iletişim çağındaki iletişimsizliklerini, boşanma nedenlerini, değişimin böyle bir değişimle olmaması gerektiğini yazardı.

Beton yığınının enkazında nefes arayan hayatları, bir değil bin mahur bestenin hikâyelerini

romanlarını, bireyin ve toplumun romanındaki huzur arayışlarını yine yazardı.

Antalyalı Genç Kıza yazdığı mektup gibi,

kim bilir daha kaç tane mektuba içini döker geleceğe gönderme yapardı?

 Tanpınar yalnızlık çölüne düşmüş Leyla’sını arayan bir Mecnun gibi ruhunun”Mahur Beste”siyle “Huzur”a susamıştı.”Aydaki Kadın” adını verdiği tamamlayamadığı belki de bilerek yarım bıraktığı bu roman geceleyin parlayan dünyamızı aydınlatan bir ışığın karanlıkta kalan düşüncelere vermek istediği mesajdı.

Siz kendi dünyanızın farkına varır iseniz kadın uydu misali etrafınızda dönmeye devam eder sizi karanlıkta bırakmaz demek istiyordu adeta. O,cam bir fanus gibi bu özlemin içinde de aşkı, kırmadan taşımış ve yaşatmış edebiyatla sanatı, kadını bütünleştirmişti

        “Ne içindeyim zamanın,

          Ne de büsbütün dışında;

          Yekpare, geniş bir anın

           Parçalanmaz akışında.

           Kökü bende bir sarmaşık

           Olmuş dünya sezmekteyim.

           Mavi, masmavi bir ışık

          Ortasında yüzmekteyim.” 

Derken geçmişiyle olan bağını koparmamanın, kimliğini bozmadan yaşamanın verdiği; geleceğe yönelik umutlu hazzın resmini çizmekteydi sanki… Madalyon adlı şiirde:

“Çözülse de vücudun kara toprak altında;

İhtirasla işlenen bu bir parça altında

Şöhretimle beraber asırlarca yaşarsın.”

 Diyerek bir madalyon gibi gerçekten de kadını kültürle olduğu gibi sanatın ve sonsuzluğun boynuna takarak ebedi âleme yol almıştır.”Ben hayatın susan ve değişmeyen kardeşiyim. Vazifesini hakkıyla yapan faninin alnına bir sükûn ve sükûnet çelengi gibi uzanırım.” sözleriyle ebede uzanıp kalmıştır. Şiirinin bu kısmında aslında kendimce şunu anlatmak istemiştir: Sen değerini asla kaybetmeyecek olan, benim sanatımla işlemeye çalıştığım altınsın ne zaman ki ben anlaşılabilirsem işte o zaman sen de benimle beraber gerçekten yaşamış olacaksın.

O kalemiyle yüreğiyle bizi selamladığı o günlerden:

“Dönmeyen gemiler olduk uzaktan

   Adımızı arayan soran var mı?”

Mısralarıyla gül atarken umudun zamanın mavi sularına bizlere, biz bu trajedinin içinden yine onun ışık

tuttuğu değerler doğrultusunda “Başımızın üstünde bir bulutun güneşe asılmış gölgesiyle”

onun izini sürmeye devam edeceğiz.

DENİZ GARİPCAN

Kullanılan Kaynaklar:

*Aydaki Kadın Dergâh Yayınları (Güler Güven)

*Abdullah Uçman, A.Hamdi Tanpınar ve Türk Kültürü

*Mehmet Kaplan, Tanpınar’ın Şiir Dünyası

*Beş Şehir, A.Hamdi Tanpınar Kültür Yayınları (MEB)

*Mahur Beste, A.Hamdi Tanpınar

*Ebediyetin Huzurunda –Ümit Meriç Yazan, Selma Ümit Karışman

*Bir Sanatkârın Bilim Adamı Olarak Portresi A.Hamdi Tanpınar, YUNUS BALCI

*A.Hamdi Tanpınar Yaşadığım gibi

*Karanlıklarda Tanpınar Üzerine Yazılar (Abdullah Uçman -Handan İnci )

*Zeynep Bayramoğlu Huzursuz Huzur ve Tekinsiz Saatler İnceleme

* Nurdan Gürbilek, Yer Değiştiren Gölge,

*Tolga Bayındır Ölüm Hayat Çatışması ve Trajik Olan

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Deniz Garipcan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Türkiyem TV Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Türkiyem TV hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Ankara Markaları

Türkiyem TV, Ankara ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (312) 220 00 44
Reklam bilgi

Anket Deva Partisi'nin başarılı olacağını düşünüyor musunuz?