Talat Ülker\ SES BAYRAĞIMIZ

İster kendi tarih süreçlerindeki deneyimlerden isterse milletler arası temasların ortaya çıkardığı birikimlerden kaynaklansın, her toplumun kendine özgü bir kültürü vardır. İnsanların tabiatı daha yaşanılır kılma çabalarının kültürün oluşumundaki katkısı inkâr edilemez. Tabiatla yetinmeyen insanoğlu, onu değiştirme ve ona yeni değerler ilave etme gayretini, nesillere birer sosyal miras olarak aktarmıştır.

Bir toplumun kültürel kimliğini belirleyici unsurlarının en önemlisi dildir. Dil milletin ve milli kimliğin ses bayrağıdır. Dilini koruyup geliştiremeyen, onu kendi bağımsız ses ve söz düzeni içinde yaşatamayan toplumların akıbeti hep hüsran olmuştur. Dilini kaybeden millet hafızasını da kaybeder.

Unutulmamalıdır ki insanlık tarihinin birçok dönemi ölü milletlerin mezarlığı gibidir.

İnsan toplulukları canlı organizmalar gibi gelişir, değişir ve olgunlaşırlar. Bir topluluğun en sağlıklı gelişim çizgisi milletleşme sürecidir. Milletleşmek, topluluk içindeki farklılıklardan ahenkli bir bütün oluşturmaktır.

Beş bin yılı aşkın milli tarihimizin azametiyle uyuşmayan tek gerçek milletleşme sürecimizdeki kesintilerdir. "İl gider, töre kalır." düsturuyla dünyanın yarısına hükmeden milletimiz, bu hareketliliğin ve aşırı yayılmanın bünyemizde oluşturduğu sıkıntılarla bu çağa taşınmıştır.

Sık sık coğrafya ve yazı değiştiren milletimiz her yeni kültür dairesine geçişte hafıza kayıpları yaşamış ve geçmişin mirasına sırtını dönerek tarihi süreci kesintilere uğratmıştır. Bu kesintilerden en çok etkilenen de dilimiz olmuştur.

Birçok yabancı dilcinin de ikrar ettiği gibi, Türkçe, dünyanın gelişmeye, zenginleşmeye ve üretkenliğe uygun, en kurallı dillerinden biridir. Bununla birlikte dünyanın, en çok ihmal ve ihanete uğramış talihsiz dili de Türkçedir.

Dilimizin yazı dili olarak yeryüzünde iki bin yılı aşkın bir geçmişi var. Bu uzun geçmişin ilk talihsizliği, anayurdumuzun geçirdiği istilalar nedeniyle yazılı ürünlerimizin günümüze yeterince ulaşmamasıdır. Dünyanın arkeolojik araştırmalarla tanıştığı asırlarda, Rus ve Çin istilalarına maruz kalan yurtlarımızdaki ecdat yadigârları ya tarumar edilmiş ya da araştırılma imkânından mahrum bırakılmıştır. Bağımsızlıklarını milli bilinçle taçlandırmalarını ümit ettiğimiz Türk Cumhuriyetlerinden, bu tür araştırmaların başlatılmasını, hiç değilse araştırmacıların önünün açılmasını beklemekteyiz.

Türkçenin tarihi gelişim sürecindeki ilk kesinti Uygur Devresine rastlar. Hanedanın din değiştirmesi, dönemin Türk aydınlarının da etkilenmesine sebep olmuş, ilk önemli yazı değişikliği tecrübesi yaşanmıştır. Milli alfabemiz olan Orhun yazısını bırakarak ses sayısı ve işaret çeşitliliği açısından dilimize çok da uygun olmayan Soğd yazısı alınmıştır. Dini tesirlerin Maniheist ve Budist kavramları dilimize taşıması da yazı değişikliğine eklenince dilimizin kayıpları artmıştır.

Ancak etki alanı ve süresi açısından dar ve kısa olan bu dönemi takip eden yıllar dilimizin en karanlık dönemini ortaya çıkarmıştır. Yeni bir dinin heyecanını yaşayan Türk aydınları İslamlaşmayla Araplaşmayı birbirine karıştırınca, kendi yurdumuzda, kendi devletimizin gölgesinde, Türkçe üçüncü sınıf bir dil, Türkler de üçüncü sınıf vatandaş durumuna düşmüşlerdir. Onuncu asırdan itibaren iliklerimize kadar işleyen Arap ve Fars hayranlığı kültürel ikilemlere, dil yozlaşmalarına sebep olmuştur.

Büyük Türk hükümdarı Abdulkerim Saltuk Buğra Han'ın rüyasının sabahında riyasız, istismarsız, beklentisiz bir ihlas ve heyecanla İslam dininin yüceliğini tasdik eden Türk boyları kendileri gibi saf ve riyasız sandıkları Arap ve Fars aydınlarının kutsal dil olarak takdim ettikleri Arapça ve Farsçayı benimsemiş, kendi dillerine üvey evlat muamelesini layık görmüşlerdir. Kendilerine nakledileni sorgulamaya gerek duymayan, İslam'ı Arap ve Fars kültürlerinden ayırmaya çalışmayan dönemin aydınları, devlet geleneğimizi zaafa uğratmış, devletin ruhu olan töreye ve ses bayrağımız olan Türkçeye ihanet etmişlerdir.

İslam son dindir. Onunla şereflenmekle onurumuz ve gururumuz artmış, namımız yücelmiştir. İslam dininin derinliğinde durulan Türk gönlü, daha da güzelleşmiş ve olgunlaşmıştır. İslam'ın boyasına boyanmak, onun kevserinden susuzluğumuzu gidermek, onun akidesi ve ahlak düzeniyle yoğrulmak bahtiyarlığını her Türk çocuğu genlerinde hissetmelidir. Ancak İslam adına Araplaşmayı ve Farslaşmayı milletimize dayatanlarla hem tarihin sayfalarında hem de günümüzde görülecek hesabımız vardır, olmalıdır.

Kutsal kitabımız, dillerin ve renklerin Allah'ın ayetleri olduğunu, sırf anlaşılması için vahyin Arapça gönderildiğini beyan etmesine rağmen "Cennet dili Arapçadır.", "Melekler Farsça konuşur." sözlerini ırkçı bir anlayışla kutsamaya kalkan, daha da kötüsü bu yanlış niyete peygamberimizin adını payanda yapmakta bir sakınca görmeyen anlayış, Türkçe'nin gelişim sürecinin önünü tıkamıştır. Yazı değişikliğiyle yeni bir edebiyat dünyasına adım atan aydınlarımız, Fars mitolojisini de İslami bir gelenek gibi benimsemiş ve Türk mitolojisi ve destanlarını terk edilmişliğin boşluğuna bırakmışlardır. Kendi geçmişine ait çok sayıda destan metnine sahip bir milletin hükümdarı, ücretle Fars destanını yazdırmış, Fars kültürünü ihya ederken kendi değerlerini yokluğa terk etmiştir.

Dinimizin yüce metinlerinin Arapça oluşu, ilim dilinin Arapça olarak seçilmesine gerekçe gösterilmiş, Fars mitolojisini kutsayan anlayış Farsçaya da edebiyat dili payesini vermiş, böylece Türkçeye sadece ordunun dili olma unvanı bırakılmıştır. Türkçenin bunca olumsuzluğa dayanmasını sağlayan en önemli etken ordunun dilinin her dönemde Türkçe olmasıdır. Devlet dilini Farsça yaparak Selçukluya da bu olumsuz algıyı miras olarak devreden Gaznelilerin ordusunun dili böğe dilleriyle karışarak “Urduca”yı oluşturmuştur. Urdu kelimesi ordudan dönüşmüştür.

Türk milliyetçileri olarak dini terimlerimizin ve kutsal metinlerimizin Arapça olması bizleri asla rahatsız etmez. Son bir buçuk asırdır mabetlerimizdeki ibadet biçimini tartışmaya açmaya çalışan her türlü anlayışın önünde göğsümüzü siper etmekteyiz. Hatta imparatorluk dili olmuş Türkçe'nin içerisindeki alıntı kelimeleri doğal bir zenginlik saymaktayız. Ancak özentinin, aşırılığın, milli hassasiyet noksanlığının dilimiz üzerindeki tahakkümünü kabullenmemizi kimse bizden beklememelidir.

Dilimizin tarihi gelişim sürecinin kesintiye uğradığı devrelerden biri de batılılaşma gayretlerinin başladığı dönemdir. Arapça ve Farsçanın tahakkümünden kurtulmak için çırpınan dilimiz, bu dönemde, Fransızca ve İngilizcenin etkilerine maruz bırakılmış, Fransız mürebbiyeler elinde büyütülen, Batı’ya ilim tahsili için gönderilen, kendi milliyetlerinden kopmuş ve çağdaşlık putunun gölgesinde kimliğini yitirmiş aydınların ihanetine uğramıştır. Batı kökenli kelimelerin itibar gördüğü bu yeni dönemde dilimizin ilim ve sanat dili olarak ayakta kalması engellenmeye çalışılmıştır.

Bu dönemde aydınlarımızın yeni göz ağrısı, ilham kaynağı artık Yunan mitolojisidir. Aydınlarımızın millete çevrilmiş bir cinayet silahı maharetiyle kullandıkları kalemlerinden Akdeniz medeniyeti ve Eski Anadolu Kültürleri namıyla yeni ihanet teraneleri dökülmeye başlamıştır.

Bütün bunlara rağmen dilimizin en karanlık dönemi yirminci yüzyıldır. Ata yurdumuzu tarumar eden sosyalizm maskeli Rus emperyalizmi Türkçeyi yirmiyi aşkın yazı diline bölmüş, her Türk boyuna ayrı bir uyruk ve kültür bilinci aşılamıştır. Bugün dünyada dört-beş ayrı alfabeyi aynı anda kullanan başka bir dil yoktur, hiçbir zaman da olmamıştır.

Bu olumsuzluklara bir de Güneş Dil Teorisinden çıkarılan aşırı yorumlar eklenmiş, Türkçenin söz varlığına dâhil olmuş sözlükler hiçbir ayrım gözetilmeksizin dilden atılmaya başlanmış, yerlerine dilbilim özeni taşımayan yeni kelimeler ikame edilmeye kalkılmıştır. Bu aşırılık nedeniyle nesiller arasında dil irtibatı gittikçe zayıflamış sözvarlığımızda telafisi çok zaman alacak kayıplar yaşanmıştır.

Türk dünyasının büyük ve yaralı gövdesinin başı olduğuna iman ettiğimiz Türkiye Cumhuriyetinden Türk tarihinin müktesebatına uygun politikalar geliştirmesini bekliyoruz. Gaspıralı İsmail Bey'in "dilde, fikirde, işte birlik" veciz ifadesiyle sınırları çizilen, bütün Türk uyruklarını tek millet şuuru etrafında birleştirmeyi, ortak bir yazı ve iletişim dilini yeniden inşa ve ihya etmeyi amaçlayan dünya görüşünü hayata geçirmek, esareti devam eden Türk yurtlarının istiklali için çalışmak, devletlerimizin öncelikleri olmalıdır.

On üçüncü asırdan kalma bir atasözümüz var: "Türk iti şehre inse Farsça ürer." Bu sözdeki Farsça'nın yerini daha sonraki asırlarda sırasıyla Arapça, Fransızca ve İngilizce almıştır. Bilinmelidir ki bugün de devam eden en onulmaz hastalığımız " Türk itlerine Türkçe ürmeyi" öğretemeyişimizdir.

Bugün bütün dünyada emperyalist bir yayılmacılıkla hâkimiyet kurmaya çalışan Anglo-Sakson kültürüyle, devlet kurumları aracılığıyla mücadele başlatmış milletlerin sayısı sürekli artmaktadır. Fransa ve Almanya bu konuyu kanuni düzenlemelerle tehlike olmaktan çıkarmışlardır. Ülkemizde ise halkımızın ve kurumlarımızın duyarsızlığı her gün dilimize onlarca Batılı kelimenin girişine sebep olmaktadır. Okullarımız yabancı dillerle eğitim yapmakta, devlet büyüklerimiz katıldıkları uluslararası toplantılarda Türkçe konuşmamakta, asıl görevi Türkçeyi ilim dili yapmak olan üniversitelerimiz "Türkçe ilim dili olamaz." demekte, gençlerimiz Amerikan aksanıyla konuşmakta, işyeri tabelalarında Türkçe kelimeye rastlamak gittikçe güçleşmektedir.

Bunlar yetmiyormuş gibi hilkat garibesi iki insan tipi gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır. Birincisi her cümleye İngilizce bir kelime yerleştirmekle aydın ve çağdaş olunacağını sanan batılılaşma budalaları, ikincisi ise her cümlede Arapça bir kelime ya da deyim kullanmakla daha dindar ve daha muhafazakâr olunacağını sanan softalardır.

Kendini Türk hisseden, Türk milletinin birliğini, Türk devletinin bekasını, İslami ve milli değerleri yaşatmayı kendisine ülkü edinen herkes, yaşayan Türkçeyi kullanmayı, yabancı kelimelere iltifat etmemeyi, Türkçeyi ilim ve sanat dili olarak geliştirmeyi ödev edinmelidir. Bilinmelidir ki ses bayrağını dalgalandıramayanlar hiçbir milli sembolün kıymetini anlayamazlar.

Hiç kimse, Türk devletinin makamlarını, başka milletlerin kültür elçisi anlayışıyla işgal edemez. O makamlar bu necip millete ihanet değil hizmet yerleridir. Kimsenin ihmali ya da ihaneti yanına bırakılmaz, bırakılmamıştır.

"Eğitimde, bilimde, sanatta, basında, internette, tabelalarda, sokakta… Türkçeden başka lisan kullanılmaya..." diyecek yeni Karamanoğlu Mehmet Beylere ihtiyacımız var.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Talat Ülker - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Türkiyem TV Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Türkiyem TV hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Ankara Markaları

Türkiyem TV, Ankara ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (312) 220 00 44
Reklam bilgi

Anket Deva Partisi'nin başarılı olacağını düşünüyor musunuz?